Aşağıdaki makale W. N. Arafat adlı yazara aittir.
W. N. Arafat
Journal of the Royal
Asiatic Society of Great Britain and Ireland(JRAS), (1976), s.100-107’de
yayınlanmıştır.
İslâm’ın doğuşunda,
Yesrib’te (daha sonra Medine olarak geçecektir) yaşayan üç Yahudi kabilesinin
yanısıra daha kuzeyde Hayber ve Fedek’te diğer Yahudi yerleşim yerleri de
vardı. İlk başta, Hz. Muhammed, kutsal bir dinin takipçileri olarak Yesribli
Yahudilerin, bu yeni tek tanrılı din olan İslam’ı anlayışla karşılayacaklarını
ümit ediyordu. Fakat bu kabileler, İslâm’ın sağlam bir şekilde kök saldığını ve
güç kazandığını fark ettiklerinde düşmanca bir tavır takındılar. Bu
mücadelelerinin âkibeti ise, Yahudi topluluklarının Arabistan topraklarından
silinmeleri olmuştur.
Tarihçilerin
Peygamberimizin hayatı ile ilgili yazdıkları eserlerde; Beni Kaynuka’nın[1]ve
ondan sonra Beni Nadir’in[2]müslümanları
tahrik ettikleri, sonrasında muhasara edildikleri, teslim oldukları ve tüm
taşınabilir varlıkları ile birlikte şehirden uzaklaşmayı kabul ettikleri
belirtilmektedir. Daha sonra da, Hayber[3]ve
Fedek[4]boşaltılmıştır.
İbn İshak’ın Sîret’ine[5]göre,
Medine’deki Yahudi kabilelerinden üçüncüsü olan Beni Kureyza, İslam’ı yok etmek
üzere Medine’ye yapılan bir saldırıda [Hendek veya Ahzâb Savaşı] Kureyşliler ve
müttefikleriyle işbirliği yapmıştır. İslâm’a karşı yapılan bu en ciddi saldırı
başarısızlıkla sonuçlanmış ve sonrasında Beni Kureyza Peygamber tarafından
kuşatma altına alınmıştır. Daha önce Beni Nadir’in başına geldiği gibi, bunlar
da teslim olmak zorunda kalmışlar, fakat Beni Nadir’den farklı olarak bunlar,
[İslâm-öncesi] müttefiklerinden olan Evs kabilesin’den Sa’d b. Mu’âz’ın
hakemliğine başvurmuşlardır. Sa’d, Yahudilerin yetişkin erkeklerin öldürülmesi,
kadınların ve çocukların köle olarak sahiplenilmesi kararını vermiştir. Bunun
sonucunda, Medine’nin pazar yerinde hendekler kazılmış, Kureyza’nın erkekleri
gruplar halinde getirilmiş ve boyunları vurulmuştur.[6]Öldürülen
kişi sayısı hakkındaki rivayetler 400 ila 900 arasında değişmektedir.
Oysa ki, bütün bu
rivayetler irdelendiğinde, ayrıntılar hakkında itirazlarda bulunulabilir: 600,
800 ya da 900[7]kadar
Kureyzâlı’nın merhametsizce katledildiği iddiasının yanlışlığı ortaya konabilir;
bu iddianın sonradan ortaya atılmış olduğu, kaynağının kadim Yahudi
rivayetlerinin teşkil ettiği, Yahudi tarihinde, bu iddianın detaylarının
şaşırtıcı bir netlikle elde edilebileceği ispatlanabilir.
Bu hususla ilgili Arap
kaynakları incelenecek ve Yahudi haber kaynakları hakkında da değerlendirmede
bulunulacaktır. Ayrıntıların güvenirliği değerlendirilecek ve erken Yahudi
tarihi ilk örnekleri belirlenecektir.
En detaylı bilgiyi
içeren en eski çalışma İbni İshak’ın Sîre’sidir. Bu eser ayrıca en kapsamlı ve
en çok alıntı yapılan eserdir. Daha sonraki yıllarda, tarihçiler ondan
yararlanmışlar ve çoğu durumda ona güvenmişlerdir.[8]Fakat
İbn İshak hicretten sonra 151 yılında, yani bahis konusu olayın gerçekleştiği
tarihten 145 yıl sonra vefat etmiştir. Ondan sonra gelen tarihçiler, olayı onun
anlattığı şekilde almışlar, az veya çok ayrıntıları ihmal etmişler ve onun
meçhul raviler listesini gözden kaçırmışlardır. Onlar, genellikle olayı
kısaltmışlar ve olay onlara sadece aktarılması gereken sıradan bir olay gibi
görünmüştür. Çoğu durumda da, bu tarihçilerin olaya ilgileri bununla sınırlı
olmuştur. Gerçekte bazıları, ikna olmadıklarını belirtmiş olmakla beraber, daha
fazla zahmete girmeyi göze almamışlardır. Mamafih bu otoritelerden biri olan
İbn Hacer, bu olaya karşı çıkmış ve ilgili rivayetleri “garib olaylar” olarak
nitelemiştir.[9]İbn
İshak’ın çağdaşlarından fıkıh alimi Malik[10]ise,
İbni İshak’ı bir ‘yalancı’[11]olarak
açıkça suçlamış ve bu tip hikayeleri aktardığı için onu ‘deccâl’[12]olarak
nitelendirmiştir.
Peygamberin siretini
yazan tarihçi ve yazarların, hadiscilerin titiz kurallarını uygulamadıkları
hatırlanmalıdır. Bunlar her zaman, her biri güvenilir olarak nitelenen bir
rivayet zinciri vermezler; biyografik ayrıntılara ve İslam’ın ilk yıllarında
yaşanan olaylara yaklaşım tarzları, Peygamberin hadislerine ya da fıkıh ilmine
olan yaklaşımdan daha az titizdir. Nitekim, Medine’nin kuşatılması ve Beni
Kureyza’nın düşmesi olayları, İbn İshak tarafından, içinde Kureyza Yahudileri
soyundan gelen Müslüman şahısların da yer aldığı bir gurup ravinin aktardığı
bilgilerden derlenmiştir.
Oysa, bu geç dönem ve
kesin olmayan kaynaklar yerine, anılan olaylarla eşzamanlı ve tümüyle sahih bir
kaynak olan Kur’ân yer almalıydı. Ahzâb Sûresi’nin 26. ayetinde anılan olaya
çok kısa bir atıf var:
Allah kitap ehlinden
olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir
korku saldı. Siz onların bir kısmını [ferîqan] öldürüyor, bir kısmını da esir
ediyordunuz.
Görüldüğü üzere burada
sayıyla ilgili herhangi bir bilgi yoktur.
İbn İshak, Medine’nin
kuşatılması ile ilgili bölüme başlarken kaynaklarını vermektedir. Bunlar, Zebîr
[b. Bâtâ] ailesinin bir andlaşmalı üyesi [مولى]
ve “şaibeli görülmeyen” [من لا أتهم]diğerleridir.
Bu şahıslar rivayetin çeşitli kısımlarını Abdullah b. Ka’b b. Malik, el-Zuhri,
Asım b. Ömer b. Katâde, Abdullah b. Ebi Bekir, Muhammed b. Ka’b ve “diğer bir
kısım ilim adamlarımızdan” [و غيرهم منعلمائنا]
rivayet etmişlerdir. Bu ravilerden her biri rivayete katkıda bulunmuş, böylece
İbn İshak’ın versiyonu bütün bu rivayetlerin bir kolleksiyonunu oluşturmuştur.
Sonraki aşamalarda, İbn İshak, Kureyza soyundan gelen başka birisinden, canı
bağışlanmış olan Atiyye [عطية][13]isimli
birisinden dolaylı ve rivayette adı geçen Kurazya’nın önde gelen üyelerinden
biri olan Zebîr b. Bâtâ [الزبير بن باطا]’dan
doğrudan alıntı yapmıştır.
Rivayet, Yahudi
liderlerin düşmanca bir ittifak oluşturmak üzere Müslümanlara karşı organize
olmalarını anlatmaktadır. Anılan liderlerden üçü Beni Nadîr, ikisi diğer bir
Yahudi kabilesi Vâil arasında yer almaktadır. Bunlar, başta Kureyş olmak üzere;
Ğatafan, Murre, Fezâre, Süleym ve Eşca‘ kabilelerini [Müslümanlara karşı]
silahlanmaya ikna etmişlerdir. Böylesine bir muhasara gücü oluşturarak, Beni
Nadir liderlerinden biri olan Huyey b. Ahtab, hala Medine’de bulunan üçüncü
Yahudi kabilesi Beni Kureyza’yı zorlamış ve liderleri Ka’b b. Esed’in isabetli
kararının aksine, Müslümanların müttefik taarruz güçlerinin karşısında
duramayacakları şeklinde ümitlendirerek, onları Peygamber’e sadakatlerini
bozmaya zorlamıştır. Huyey’e göre, Kureyzâ ve diğer Yahudiler bu yolla tekrar
bağımsızlıklarını elde edebileceklerdi. Fakat Medine’nin muhasarası
başarısızlıkla sonuçlanmış ve Yahudi kabileler [Müslümanlara karşı] tüm bu
operasyonda yer almış olmalarının cezasına maruz kalmışlardır.
Âlimlerin ve
tarihçilerin hikâyenin İbn İshak versiyonuna yaklaşımları; ya tereddütler
karışmış bir kabullenme, ya da en azından iki önemli vak’ada görüldüğü gibi
tenkid etme ve açık bir şekilde reddetme olmuştur.
Kabullenici tutum;
Peygamberin sireti ve gazvelerle ilgili rivayetler sonraki nesillerce alınırken
gerekli hassasiyetin gösterilmemesi ve hadiscilerin veya fıkıhçıların eleştirel
kıstaslarının uygulanmamasının bir sonucudur. Siretle ilgili rivayetler
aktarılırken ya da kayıt altına alınırken, ravilerin dürüstlüğünü kontrol etme
zorunluluğu yoktur.[14]Sürekli
bir ravi zincirini vermek ya da ravileri vermek gerekli değildir. Bu husus, İbn
İshak’ın Siret’inde açık bir şekilde görülebilmektedir. Diğer taraftan fıkıh
söz konusu olduğunda, güvenilir kaynak ve kesintisiz rivayet zinciri elzemdir.
Bu yüzden fıkıh âlimi olan Mâlik, İbn İshak’a değer vermemiştir.[15]
Dolayısıyla insan, çok
kolay bir şekilde, sonraki tarihçilerin ve hatta müfessirlerin İbn İshak’ın
rivayetlerini aynen tekrarladıklarını ya da tüm rivayeti kısaltarak
aktardıklarını görebilir. İbn İshak’tan yaklaşık 150 yıl sonra yaşamış olan
Taberî bile, genellikle yaptığının aksine bir tutumla, rivayetin diğer
versiyonlarını bulma çabasına girişmemiş; sadece, şöyle bir ifadeyle şüphesini
ortaya koymuştur: "Vakidi, Peygamberin çukurlar kazdırdığını iddia
etmiştir”. İbni Kayyım, Zâdu’l-Meâd adlı eserinde olaya kısaca değinmiş, can
alıcı ‘aded’ problemini görmezden gelmiştir. İbni Kesir, zihninde genel bir
şüphe olmalı ki, rivayetin Hz. Aişe gibi “iyi bir otorite”tarafından
aktarıldığına işaret etme ihtiyacını hissetmiştir.[16]
Rivayetin böyle
sorumsuzca veya şüphe atfıyla kabul görmüş olmasıyla beraber; İbn İshak,
çağdaşlarınca ya da sonraki dönem alimlerince şiddetli bazı ithamlara maruz
kalmıştır. Bunlardan birisi, Siret’ine çok sayıda mevsuk olmayan veya düzmece
şiirler alması[17];
diğeri ise, Beni Kureyza’nın idamları ile ilgili rivayetleri herhangi bir
sorgulamaya tabi tutmaksızın kabul etmesidir.
Çağdaşlarından, ilk
hadiscilerden ve fıkıh alimlerinden biri olan Malik, net bir biçimde onu
‘yalancı’, ‘deccâl’[18]ve
‘rivayetlerini Yahudilerden alan’ birisi olarak tanımlamıştır.[19]Başka
bir ifadeyle, Malik, kendi kriterlerini uygulayarak İbn İshak’ın rivayetlerinin
doğruluğundan şüphe etmiş ve yaklaşımını kabul etmemiştir. Gerçekten de, ne İbn
İshak’ın haber kaynakları, ne de böyle bir rivayeti derme-çatma bir araya
getirme yöntemi, fıkıh alimi Mâlik’e göre kabul edilebilir değildi.
Daha sonraki bir
dönemde, İbn Hacer; Malik’in, İbn İshak’ı suçlamasının temel noktalarını
açıklamıştır. Onun dediğine göre,[20]Mâlik,
İbn İshak’ı suçlamıştır; çünkü o, Peygamber’in gazvelerine dair yazdıklarını,
Medine’de yaşayan Yahudi torunlarına başvurarak, Yahudi ataları tarafından
kendi bakış açılarıyla aktarılmış olan şekilleriyle, elde etmiştir. İbn Hacer
bahsi geçen meseleleri “Kureyza ve Nadîr hakkındaki garip rivayetler”[21]şeklinde
etkili bir ifadeyle tanımlayıp reddetmiştir. Bu sarih redden daha mahkûm edici
bir şey olamaz.
Bir yandan, geç dönem
ve güvenilmez kaynaklara ve diğer yandan şâibeli otoritelere karşı, olayların
çağdaşı ve tümüyle güvenilir bir kaynak olarak Kuran’a baş vurulmalıdır. Ahzâb
suresinin 26. ayetindeki referans çok kısa ve özlüdür:
Allah kitap ehlinden
olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir
korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir
ediyordunuz.”
Müfessirler ve
hadisciler, sadece İbn İshak’ın rivayetini tekrar etmeye eğilim gösterirler,
fakat Kuran’daki âyet, fiilen savaşa katılanlardan bahsetmektedir. Bu, savaşla ilgili
bir beyandır. Bu beyanda, savaşan kişiler bahis konusu edilmiştir. Bunlardan
bazıları öldürülmüş, bazıları da esir alınmışlardır.
İnsan şöyle düşünüyor:
Bu olayla ilgili olarak eğer 600 ya da 900 kişi öldürülmüşse, bu olayın önemi
çok daha büyük olurdu. Kuran’da bu hususla ilgili daha net açıklamalar, elde
edilen sonuçlar ve öğrenilmesi gereken dersler yer almalıydı. Fakat eğer
sadece, suçlu liderler öldürülmüşse, bunun sonucunda Kuran’da basit bir
açıklama yeterli olacaktı.
Kaynaklar hakkında
söylenecek son söz: bunlar ne ilgiye şayan, ne de itimat edilir durumdadırlar.
Tespitler çok geç bir döneme aittirler. Bu itibarla, rivayeti reddetmek için
gerekçeler şöyle sıralanabilir:
(1) Yukarıda
belirtildiği gibi, Kuran’da, bahsi geçen rivayetlere yapılan atıflar çok kısa
olup çok sayıda insanın öldürüldüğünü hissettirecek herhangi bir ifade yoktur.
Savaş söz konusu olduğunda, yapılan atıf fiilen savaşanlara aittir. Kur’ân,
tarihçilerin herhangi bir şüphe duymaksızın kabul edecekleri tek kaynaktır.
Bahis konusu olayla eşzamanlı bir metin olan Kur’an’ın anlattığının, birçok
inandırıcı nedenle, olayın gerçek versiyonu olduğunu görmekteyiz.
(2) İslami hükümlere
göre, sadece ihanetten sorumlu olan kişiler cezalandırılır.
(3) Bu kadar çok
sayıda kişiyi öldürmek, İslam’ın adalet anlayışına ve Kur’ân’da geçen “Hiçbir
günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez”[22]temel
ilkesine taban tabana zıttır. Rivayete göre gayet açıktır ki, liderler mahdut
sayıdaydı ve isimleri iyi biliniyordu.
(4) Bu rivayet ayrıca
savaş mahkumları ile ilgili Kur’ân’ın öngördüğü hükümlere aykırıdır. Kur’ân
hükmüne göre, ya esirler karşılıksız hürriyetine kavuşturulmalı ya da fidye
vererek kurtulmaları sağlanmalıdır.[23]
(5) Beni Kureyza’dan
önce ve sonra teslim olan diğer Yahudi gruplarına yumuşaklıkla muamele edilip,
gitmelerine izin verilirken, Beni Kureyza’nın bu şekilde katliam yapılması çok
zor bir ihtimaldir.
Nitekim Ebu Ubeyd b.
Sallâm, Kitâbu’l-Emvâl’inde[24]şöyle
bir rivayete yer verir:
Hayber Müslümanlar
tarafından fethedildiğinde, Hayber halkı içinde öyle bir aile veya sop vardı
ki, Hz. Peygamber’e çirkin hakaretlerdeki aşırılığıyla şöhret bulmuştu. Hz.
Peygamber o gün onlara azarlama sınırlarını geçmeyecek şekilde şöyle hitap
etti: “Ey Ebu el-Hukayk’ın çocukları! Ben sizin Allah ve O’nun Elçisi’ne olan
aşırı düşmanlığınızı biliyorum. Fakat bu husus, [geçmişte] kardeşlerinize
muamelede bulunduğum şekilde size de muamelede bulunmama mani olmayacaktır”
[Yani sizi bu kin ve düşmanlığınızdan dolayı yargılayacak değilim].
Bu olay, Beni Kureyza
olayından sonra vuku bulmuştu.
(6) Eğer, yüzlerce
insan pazarda öldürülmüş ve bunun için hendekler kazılmış ise, bununla ilgili
herhangi bir iz’in olmaması, bahsi geçen yere işaret eden herhangi bir belgi ya
da yazının olmaması çok ilginçtir.[25]
(7) Bu katliam
gerçekten vuku bulmuş olsaydı, sonraki fıkıh alimleri bunu bir emsal karar
olarak kabul edeceklerdi. Gerçekte ise, durum bunun tam tersinedir. Fıkıh
alimlerinin yaklaşımı ve hükümleri, bunun zıddına olarak “Hiç bir nefis
başkasının günahının sorumluluğunu yüklenmez” şeklindeki Kur’ânî öğretiye daha
uygundur.
Nitekim, Ebu Ubeyd b.
Sellâm, bir siret veya biyografi kitabı olmaktan çok bir fıkıh ve fetva kitabı
olan Kitab-ul Emval’inde[26]bu
konuda çok önemli bir olay kaydetmektedir:
(Abbasi lider)
Abdullah b. Ali’nin vali olduğu bir dönemde, İmam el-Evzai[27]zamanında,
Lübnan’da Kitap Ehli’nden bir grup olay çıkarmıştır. Vali isyanı bastırmış ve
sorun çıkaran topluluğun sürgüne gönderilmesi emrini vermiştir. El-Evzai,
toplumda ileri gelen müçtehit yetkisiyle hemen bu kararı reddetmiştir. Bu
hususla ilgili delili ise bu olayın topluluğun müşterek hareket etmesinin bir
sonucu olarak gerçekleşmemesidir. (Bu konuda) o şöyle der: “Bildiğim kadarıyla,
az sayıda kişinin yaptığı bir hata nedeniyle çok kişiyi cezalandırması Allah’ın
bir sünneti değildir, fakat O’nun sünneti çok kişinin yaptığı hata nedeniyle az
kişinin cezalandırılmasıdır.”
Eğer İmam El-Evzai,
Beni Kureyza’nın katliamı rivayetinin sıhhatini kabul etmiş olsaydı, bunu bir
emsal olarak kabul edecek ve Abdullah b. Ali ile temsil edilen otoriteye karşı
itiraz edemeyecekti. El-Evzai’nin, İbn İshak’ın genç bir çağdaşı olduğu hatırda
tutulmalıdır.
(8) Kureyza
rivayetinde, aktif düşmanlık yapan kişiler olarak tanımlanan bazı şahısların
öldürüldüğü rivayet edilmiştir. Bunların ihanete sebep oldukları için
cezalandırılmaları makul bir sonuçtur. Buradan bütün kabilenin cezalandırıldığı
sonucu çıkarılmamalıdır.*
(9) Rivayetin
ayrıntıları tamamen Yahudilerin mahrem konuşmalarından oluşmaktadır: Kuşatılmış
durumda iken kendi aralarında yaptıkları müzakereler, liderleri olarak Ka‘b b.
Esed’in tiradi, bu konuşmada müslümanlara karşı son bir umutsuz eylem yapmak
üzere kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürme önerisini getirmesi... [Bütün bu
mahremiyetlerin Yahudi kaynaklı olması aklen kaçınılmaz olmaktadır].
(10) Kureyza’nın
soyundan gelen kişilerin istemeleri gibi, olayla ilişkili olan Medinelilerin
soyundan gelenler de aynı şekilde hareket etmişlerdir [Onlar da kendi atalarını
yüceltme gayretine düşmüşlerdir]. Meselâ, Sad b. Mu‘az’ın Kureyza aleyhine
verdiği kararla ilgili olan kısmı, kendi soyundan gelen bir kişi tarafından
rivayet edilmektedir ve bu rivayete göre, Peygamber, Mu‘az’a şöyle buyurmuştur:
“Sen, yedi kat semadan (ilham edildiği üzere) onların üzerine Allah’ın hükmü
ile hükmettin.”[28]
Şu bir gerçektir ki,
atalarını yüceltmek ya da başlangıçta İslam’a karşı olanları aklamak amacıyla,
sonraki nesillerce birçok hikaye uydurulmuş, bu rivayetlerin çoğu da İbn İshak
tarafından rivayet edilmiştir.
(11) Diğer detayların
da kabul edilmesi zordur. Yüzlerce insanın Beni Neccarlı bir kadına ait tek
bir evde hapsedilmiş olması nasıl mümkün olabilir?[29]
(12) İslam’ın
te’sisinden sonrasına ait [Medinedeki] Yahudi kabilelerinin akibeti ile ilgili
tarihi bilgiler de pek vâzıh değildir. Kaynakların incelenmesiyle, Yahudilerin
Medine’den tamamen sürülmüş olduklariyle ilgili rivayetlerin tashih edilmeleri
ihtiyacı doğmaktadır. Meselâ, İbn Hazm Cemheretu’l-Ensâb[30]adlı
eserinde, zaman zaman Yahudilerin hâlâ Medine’de yaşadıklarını belirtmektedir.
El-Vakidi, iki yerde[31],
üç Yahudi kabilesinin Medine sınırları dışına sürgünlerinden sonra,
Peygamber’in Hayber’e sefer düzenlemeye hazırlandığı bir sırada, hâlâ Medine’de
yaşayan Yahudilerin olduğunu kaydeder. Bu kayıtların birinde, on Medineli
Yahudi Hayber’e düzenlenen bir seferde Peygamberin ordusuna katılmıştır;
diğerinde ise, Medine’de yaşayıp da Peygamber’le barış anlaşması imzalamış
başka on Medineli Yahudi, Peygamber Hayber’e saldırı düzenlemeye
hazırlandığında, bundan epeyce endişelenmişlerdir. El-Vakidi, onların
kendilerine borcu olan müslümanların sefere çıkmalarını engellemeye
çalıştıklarını da belirtmektedir.
Nitekim, İbni Kesir[32]Hz.
Ömer’in, sadece Peygamber’le bir barış anlaşması yapmamış Hayber Yahudilerini
sürdüğüne işaret ederek sorunu ele almaktadır. İbni Kesir devamla, daha sonraki
tarihlerde, hicri 300’lü yıllardan sonra, Hayberli Yahudilerden, kendilerini
cizyeden muaf tutan ve Peygamberimiz tarafından verildiği söylenen bir belgeye
sahip oldukları iddiasını aktarmaktadır. İbni Kesir, bazı alimlerin bu belgeyi
kabul ettiklerini ve bu yüzden Hayberli Yahudilerin cizyeden muaf tutulmaları
gerektiği sonucuna vardıkların belirtmektedir. Fakat bu mektup aslında sahte
bir mektup olup, sahteliği ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuştur. O mektupta
olaydan önce vefat eden insanların sözleri alıntılanmış, iddia edilen tarihten
sonra ortaya çıkmış bazı teknik terimler kullanılmış, Muaviye b. Ebi Sufyan’ın
buna şahit olduğu belirtilmiştir –gerçekte ise, Muaviye o tarihte henüz
Müslüman olmamıştı.
Görüldüğü üzere, bu
kabul edilemez katliam rivayetinin gerçek kaynağı, Medineli Yahudilerin
soyundan gelen kişiler olup, İbni İshak bu “acayip rivayetleri” oradan
almıştır. Böyle yapmakla, İbni İshak diğer alimlerden ve tarihçilerden ciddi
eleştiriler almış ve Mâlik tarafından deccâl olarak nitelendirilmiştir.
Bu rivayetin
kaynakları, bu yüzden, fazlasıyla şüpheli olup ve haberin ayrıntıları, İslam’ın
ruhuna ve Kur’ân’daki âyetlere taban tabana zıttır. Güvenilir kaynak eksikliği
olup, çevresel kanıtlar rivayetleri desteklememektedir. Bunun anlamı, rivayet
şüpheli olmaktan da öte bir niteliktedir.
Bununla birlikte, bana
göre, Kureyzâ rivayetlerinin kökenleri daha eski olaylarda
aranmalıdır.Romalılara karşı Yahudi ayaklanmasıyla ilgili o zamana kadar
anlatılan rivayetlerle benzer anlatımlar olduğu gösterilebilir. Şöyle ki: [M.S.
68-70 yılları arasında Romalı’lara karşı verilen savaşlarda mağlûp olan] Yahudi
fanatikleri ve sicarii’ler*Masada’daki
sarp kaleye kaçıp sığınmışlar; daha sonra Roma ordusu Masada kalesini 3 sene
kuşatmış ve sonunda kaleyi tasfiye etmiştir. Ve olaylar M.S. 73 yılında bu
kalenin yıkılmasıyla son bulmuştur. Bütün o olayları anlatan hikayeler, o
kuşatmadan sağ kurtulabilen ve güneye doğru kaçmış olan Yahudiler tarafından
yaşatılmıştır. Profesör Guillaume’nin teorisine göre Medinede yaşayan
Yahudilerin kökenini, bu Yahudi savaşlarından kurtulup oraya gelen Yahudiler
oluşturmaktadır.[33]Ve
bu teori, bu konudaki en makul teorilerden bir tanesidir.
Çok iyi bilindiği
üzere, Yahudi savaşları ile ilgili ayrıntıların kaynağı Flavius Josephus’tur.
Kendisi bir Yahudi olup sonraları Romalıların yönetiminde görev almış ve
olaylara tanıklık etmiştir. Bazı isyancıların (Romalılara karşı)
gerçekleştirdiği ayaklanmalara karşı çıkmış; fakat buna rağmen tüm kalbiyle
Yahudi olmaktan asla vazgeçememiştir. Bu tarihçinin yazdıklarından okuduğumuz
ayrıntılarla, bize Siret’le ulaşan Yahudilerin faaliyetleri ve direnişleri
hakkındaki bilgilerin birbirine çok benzer olduğunu fark etmekteyiz. Aradaki
tek fark şimdiki (sonuncu) olayda sorumluluğun Müslümanlara yıkılmasıdır.
Beni Kureyza Yahudilerinin
soyundan gelen kimselerce aktarılan rivayetlerin ayrıntılarına bakılırsa,
Josephus ile aşağıdaki ayrıntılarda benzer olduğunu söyleyebiliriz:
(1) Josephus’a göre[34],
Büyük Hirodes’ten önce Kudüs’ü idare eden Alexander, 800 Yahudi esiri asmış ve
gözlerinin önünde eşlerini ve çocuklarını boğazlamıştır.
(2) Benzer şekilde,
diğerleri tarafından da çok sayıda kişi öldürülmüştür.
(3) Bu iki olayın
[Masada ve Kureyza] önemli ayrıntıları, özellikle öldürülen kişi sayısı dikkat
çekecek derecede birbirine benzemektedir. Masada’da, en sonda ölmüş olan kişi
sayısı 960’tır.[35]Fanatik
sicarii topluluğundan öldürülenlerin sayısı da 600 idi.[36]Ümitsizlik
noktasına geldiklerinde, liderleri Eleazar onlara hitap etmiş (Ka‘b b Esed’in
Beni Kureyza’ya hitapta bulunması gibi)[37]ve
kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürmeleri önerisinde bulunmuştur.
Umutsuzluğun nihai noktasında, son kişi kalıncaya kadar birbirini öldürme planı
önerilmiştir.
Açık olarak
görülmektedir ki, ayrıntıların benzerliği çok dikkat çekicidir. Sadece kitlesel
intihar önerisi aynı olmayıp, bunun ötesinde sayılar bile neredeyse aynıdır.
Her ikisinde de aynı isimler vardır. Phineas ve Azar b. Azar[38]–
tam da Eleazar, Masada’da kuşatılan Yahudilere hitap eden (isim).
Burada, basit bir
benzerlikten öte bir gerçekle karşı karşıyayız. Artık olayımızın prototipini
elde etmiş bulunuyoruz. Tahminime göre; Beni Kureyza’nın prototipi olan bu olay
[Masada Olayı], Josephus tarafından klasik dünya için kaydedildiği gibi,
“Yahudi Savaşları” sonrasında Arabistan’ın güneyine doğru kaçmış olan
Yahudilerin sonraki nesilleri tarafından da muhafaza edilmiştir. Sonraki nesle
ait bir jenerasyon, Masada’nın muhasarası ile Beni Kureyza’nın muhasarasını üst
üste koymuştur. Belki de bunun sebebi, kendilerinin çok uzak bir geçmişe ait
geleneklerini daha az uzak tarihleri ile karıştırmalarıdır. Bu karışım İbni
İshak’ın rivayetinde de yer almıştır. Müslüman tarihçiler ise; olayı görmezden
gelirken de, herhangi bir yorum yapmaksızın ya da soğuk bir ilgisizlikle
aktarırken de, İbni Hacer’in dediği gibi, sadece “acayip” bir hikaye
karşısındaki hevessizliklerini sergilemişlerdir.
Son bir not:
Yukarıdaki [makale] ilk yazılırken, Ağustos 1973’te, Dr. Trude Weiss-Rosmarin
tarafından Yahudi Araştırmaları Dünya Kongresi’e sunulan bir tebliği
incelemiştim.[39]Bu
tebliğde; Masada’da 960 Yahudi’nin intihar ettiği ile ilgili Josephus’un
iddiası reddedilmekteydi. Bu, gerçekten çok ilginçtir; çünkü Kureyza Yahudileri
ile ilgili rivayette de, 960 ya da bu sayıya yakın Yahudi intihar etmeyi
reddetmiştir. Kim bilir, belki de Beni Kurezya Yahudileri ile ilgili rivayet
[aslında Masada hakkında] orijinaline göre daha doğrudur.
[1]İbn İshak, Sîre
(Wustenfeld Basımı, Gottingen, 1860), s.545-7; (Sakka v.d. Basımı., Kahire,
1955), c.2, s.47-49. Ayrıca bkz: El-Vakıdî, Kitabu’l-Meğâzî (M. Jones Basımı,
Londra, 1966), c.2, s.440 vd.; Suheylî, er-Ravdu’l-Unuf (Kahire, 1914), c.1,
s.187; İbn Kesîr, Es-Siratu’n-Nebeviyye (Mustafa `Abd al-Vahid bas.), Kahire,
1384-5/1964-6, c.2, s.5.
[8]`Uyûnu’l-Eser
Mukaddimesi, c.1, s.7, İbn Seyyidi’n-Nâs (d. 734 A.H.), Peygamber’in Sîreti
hakkındaki plânını sunarken ana kaynağının İbn İshâk olduğunu ifade eder –
hemen herkesin olduğu gibi.
[9]Tehzîbu’t-Tehzîb, c.9,
s.45. Ayrıca bkz: `Uyûnu’l-Eser, c.1, s.17, ki orada kaynak zikretmeden aynı
kelimeleri kullanır [من الغرائب], İbn İshâk’ın
güvenirliği ve uyguladığı metodu tartışan giriş bölümünde.
[14]İbn Seyyidi’n-Nâs,
a.g.e., c.1, s.121. Gerek Beni Kureyza olayında, gerekse Necm Sûresi’yle ilgili
olarak Kur’ân’ın müşriklerin putlarına değer atfettiği iddiasına mesnet alınan
“şeytanî âyetler” olayında, tam da bu hususa (zaafa) dikkat çeker. İbn
Seyyidi’n-Nâs, değişik müelliflerin problemi nasıl geliştirdiklerini
özetledikten sonra, kanaatince bu hikayenin meğâzî ve siyer kitaplarına yakışır
türden hikayelerden olduğunu (genel kabule şayan olmadığını) ifade eder.
Ayrıca, bir çok ilim adamının; genellikle, meğâzî ve benzeri kaynakların
naklettikleri önemsiz ve hukuki içerik taşımayan rivayetleri daha hoşgörülü
sorguladıklarını da ilave eder. Bu durumlardaki rivayetler, “helal ve haram”a
esas alınacak rivayetlere nazaran daha kolay kabul edilirler.
[16]Taberî, Tarih, c.1,
s.1499 (El-Vakıdî, Meğâzî, c.2, s.513’e atfen); Zâdu’l-Me‘âd (T. A. Taha bas.),
Kahire, 1970, II, 82; İbn Kesîr, a.g.e., c.4, s.118.
[17]Bu konuda bkz: W.
Arafat, “Early Critics of the Poetry of the Sira”, BSOAS, XXI, 3, 1958, 453-63.
[19]`Uyûnu’l-Eser, c.1,
s.16-7 [1/66-67]. İbn Seyyidi’n-Nâs bu değerli mukaddimesinde, İbn İshâk hakkındaki
tartışmaların kapsamlı bir araştırmasını sunar. Sîre’nin Gottingen basımının
kapsamlı Önsöz’ünde ise Wustenfeld, İbn Seyyidi’n-Nâs’dan bu bilgileri aktarır.
[21]İbn Hacer, a.g.e, aynı
yer: قصة خيبر وغيرها ... وأما مالك ... إنما كان ينكر
تتبعه غزوات النبي (ص) من أولاد اليهود الذين أسلمواوحفظوا
وقال الحاكم قال محمد بن يحيى هو حسن الحديث عنده غرائب...
[25]El-Bekrî’nin, Mu‘cemu
Ma’sta‘cem’inde; El-Fîrûzâbâdî’nin El-Meğânimu’l-Mutâbe fî Me‘âlimi Tâbe’sinde
(Hamad al-Jasir Basımı, Dâru’l-Yemâme, 1389/1969); Resâ’il fî
Târîkhi’l-Medîne’de (Hamad al-Jasir Basımı, Dâru’l-Yemâme, 1392/1972);
Es-Semhûdî’nin, Vefâu’l-Vefâ bi-Akhbâri Dâri’l-Mustafâ’sında (Kahire, 1326),
vb. genel veya özel maksatlarla yazılmış coğrafya kitaplarında bu konuda en
küçük bir bilginin verilmeyişi dikkate şayandır. Hatta Semhûdî’nin eseri,
sözkonusu ‘pazar’ı anan nadir tarihî bir referans olarak görünmektedir. Çünkü,
Medîne’nin kapsamlı tarihî topografyasını ele aldığı bölümde (s. 544) Semhûdî,
bölgenin kaybolan sınır-taşlarından bahsederken, neredeyse bir rastlantı
sonucu, ‘pazar’dan bahseder. “Bu Pazar” der Semhûdî, “Hz. Peygamber’in, Beni
Kureyza esirlerini getirdiği … söylentisinde bahsedilen pazardır”.
[26]s. 247. Bu
referansımı, American University, Beyrut’ta Profesör arkadaşım Mahmud Ghul’un,
dikkatime sunmasına borçluyum.
*Bkz: İbn Zencûye
(ö.251), Kitâbu’l-Emvâl, (Dâru’l-Kutubi’l-‘İlmiyye bas.), Beyrut, 1427/2006,
s.123 (Md. 359) [فقُتل منهم يومئذ أربعون رجلا]
(Ç.N).
[29]ثم استنزلوا، فحبسهم رسول الله (ص) بالمدينة في داربنت الحارثامرأة من بني
النجار.: Sira, 689 [636] /II, 240; Ibn Kathir, op. cit., 3/234.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder